Duyuru Tarihi: 26.9.2014

 

 


Türk Eczacıları Birliği tarafından 2 yılda bir düzenlenen eczacılık kongrelerinin bu yıl 12 ncisi yapılıyor.  “Bilgi İlaçtır: Eczacılık mesleği için... Eczacılar İçin... Toplum İçin... Mesleki Birliktelik İçin...” teması ile gerçekleştirdiğimiz Kongremiz  Ankara Congresium’da başladı.

Hastalarımızın sağlık okuryazarlığından kendi mesleki gelişimlerine kadar her konuyu tartışacak ve sonuçlara ulaşacak bir platform yaratmayı hedeflediğimiz Kongremizin açış konuşmasını yapan TEB Başkanı Ecz. Erdoğan Çolak şunları söyledi.

 

 

“Bilgi İlaçtır: Eczacılık mesleği için... Eczacılar İçin... Toplum İçin... Mesleki Birliktelik İçin” temasıyla gerçekleştirdiğimizOn İkinci Türkiye Eczacılık Kongresi’ne hoş geldiniz. Sizleri Kongre Düzenleme Kurulu ve Türk Eczacıları Birliği Merkez Heyeti adına sevgi, saygı ve dayanışmayla selamlarım. Kongremizin; insan, toplum ve doğa yararına bilginin üretilmesine vesile olmasını; üretilen bilginin eczacılık mesleğine ve sağlık sistemine önemli katkılar sağlamasını temenni ederim.

Eczacılar açısından en geniş bilimsel platform özelliğine sahip Türkiye Eczacılık Kongreleri’nin geçmişi handiyse 35 yıl öncesine dayanıyor. Birinci Türkiye Eczacılık Kongresi 1980 yılında gerçekleştiriliyor, ikincisi ise 1982 yılında. Sonraki dönemde 2006’daki Sekizinci Kongre’ye kadar düzensiz aralıklarla yapılabiliyor. 2006’daki Sekizinci Kongre’den bu yana ise Türkiye Eczacılık Kongrelerini iki yılda bir düzenlemenin kıvancını, gururunu, mutluluğunu yaşıyoruz. Ancak gururunu taşıdığımız sadece bu son beş Kongre değil elbet, 35 yıla ulaşabilmiş olmanın, 35 yıl içerisinde bu zeminde bizden önce gerçekleştirilenlerin ve bizim gerçekleştirebildiklerimizin gururudur. Bu tarihin sayfalarına şöyle bir bakınca Türkiye’nin yetiştirdiği her biri birbirinden kıymetli akademisyenler, aydınlar, siyasetçiler, bürokratlar, gazeteciler Kongrelerimizde yer aldığını görüyoruz.  Kimler yok ki? Aydın Güven Gürkan gibi siyasetçiler; Uğur Mumcu, Toktamış Ateş, İlhan Selçuk, Ünsal Oskay, Türkan Saylan, Meryem Koray, Eser Karakaş gibi aydınlar; Oktay Ekşi, Oral Çalışlar, Can Dündar, Yazgülü Aldoğan gibi gazeteciler; Tan Oral, Turhan Selçuk, Haslet Soyöz, Ohannes Şaşkal gibi karikatüristler; Metin Akpınar ve Ülkü Ayvaz gibi sanatçı ve yazarlar. 2000’lerde daha da zenginleşen bu Kongre’ye katılan daha pek çok değerli ismi sayamadım bile. İşte bu yüzden örgüt olarak haklı bir gurura sahibiz. Sekizinci Kongremizden itibaren eczacılığa değer katmış ülke dışından isimler de kongrelerimizin konuğu olmaya başladılar. Her seferinde daha da zenginleşen ve çeşitlenen Kongrelerimizi çok daha uzun yıllar boyunca sizlerin katkılarıyla gerçekleştirmeye devam edeceğimizi umuyorum.

Geçtiğimiz yıllarda Kongrelerimizi Ekim ayında yapıyorduk, bu Kongre ile birlikte eczacılar için çok özel günlerden biri olan 25 Eylül Dünya Eczacılık Günü’ne denk gelen tarihlerde gerçekleştireceğiz. Hatırlarsanız 2009 Türk Eczacıları Birliği’nin ev sahipliğinde İstanbul’da düzenlenen Dünya Eczacılık Kongresi sırasında, Uluslararası Eczacılık Federasyonu’nun kuruluş tarihi olan 25 Eylül’ün Dünya Eczacılık Günü olarak kutlanması önerisi Birliğimiz tarafından sunulmuş ve Kongre Delegasyonunca oy birliği ile kabul edilmişti. Mademki bu tarih bizim için bu kadar özel bir anlama sahip, o zaman bu tarihi taçlandırmamız gerekiyordu. Eczacılık Kongrelerimizi bu tarihlerde yapma kararı alarak bu fikri hayata kavuşturduk. Bu vesileyle siz değerli meslektaşlarımın ve tüm Dünya eczacılarının Dünya Eczacılık Günü’nü kutluyor, eczacıların meslek aşkı ve heyecanın hiç sönmemesini diliyorum.

Değerli Meslektaşlarım,

Değerli Katılımcılar,

Nobel Ödüllü Portekizli yazar JOSE SARAMAGO’nunanlattığı, bundan 400 yüzyıl önce Floransa’nın bir köyünde yaşanmış bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Köy sakinlerinin kimi evindeydi kimi tarlasında çalışıyordu, her biri kendi işine dalmıştı ki birden kilisenin çanı duyuldu. O dindarlık günlerinde çanlar gün içinde birçok kez çalardı, dolayısıyla bunda şaşılacak bir şey yoktu. Ama çalan yas çanıydı ve bu şaşırtıcıydı. Çünkü bildikleri kadarıyla köyde kimse ölüm döşeğinde değildi. Bunun üzerine herkes işlerini bırakıp kilisenin avlusunda toplanmıştı, kimin için ağlayacaklarının kendilerine söylenmesini bekliyorlardı. Çan birkaç dakika daha çaldıktan sonra sustu. Daha sonra kapı açıldı, eşikte beliren zangoç değil bir köylüydü. Köy sakinleri zangoçun nerede olduğunu, kimin öldüğünü sordular. “Zangoç burada yok, çanı çalan benim” diye cevap verdi köylü. Köy sakinlerinin ısrarla peki ölen de mi yok diye sormaları üzerine köylü; “Hayır ismi olan, insan görünümünde biri için değil, adalet için çaldım yas çanını, çünkü ölen adalet.” dedi. Ne olmuştu peki? Yörenin aç gözlü derebeyi uzun süredir topraklarının sınırını değiştiriyor ve her defasında köylünün küçücük toprak parçasının bir kısmını kendi topraklarına katıyordu: Mağdur köylü önce itiraz edip haksızlığa karşı çıktı, sonra yalvarıp yakardı ve sonunda resmi makamlara şikâyette bulunup adaletin himayesini talep etti. Ama bütün bunlar hiçbir işe yaramadı. Bunun üzerine köylü, umudunu yitirip adaletin öldüğünü dünya âleme duyurmaya karar verdi. Taşkın öfkesini yansıtan bu davranışın kim bilir belki de ırk, inanç ve alışkanlık farkı gözetmeden evrenin bütün çanlarını harekete geçirebileceğini ve istinasız bütün çanların adaletin ölümüne tuttuğu yasa ortak olup adalet dirilene kadar susmayacağını düşünüyordu. Evden eve, köyden köye, kentten kente yayılan, sınırlardan aşıp ırmakların denizlerin üzerinde sesten köprüler oluşturan böylesi bir çığlık ister istemez dünyayı uykusundan uyandıracaktı.”

SARAMAGO’nun dediği gibi Floransa’daki bu köyün yaslı çanı bir daha hiç duyulmadı belki ama adalet ölmeye devam etti ve her geçen gün de devam ediyor. Belki biraz karamsar bir hikâye bu ama bir gerçeğe işaret ediyor. Adalet, eşitlik, kardeşlik, barış, özgür bir dünya adına bir yandan tarihin uyanışına, geniş kitlelerin harekete geçişine tanıklık ederken diğer yandan umutlarımızı karartan gelişmelere de tanık olmanın acısını yaşıyoruz. Yanı başımızda Ortaçağı andıran bir vahşetin temsilcisi olan IŞİD, Musul’da, Şengal’de, Kobane’de, Rojava’da yaşanan bu vahşetten kaçan yersiz yurtsuzlaşmış binlerce, milyonlarca insan; Gazze’de öldürülen bir halk; savaş tamtamlarının hiç eksik olmadığı Ortadoğu ve Kafkasya; emperyal emellerin kurbanı olmuş, belki de bir Dünya savaşının fitili olabilecek Ukrayna; açlık, yoksulluk, iç çatışma, ölümcül hastalıkların ve salgınların pençesinde unutulmuş bir kıta olan Afrika; Avrupa’da ırkçılığın güçlü bir tehdide dönüşmesi, İsveç gibi hoşgörünün ve özgürlüklerin kalesi olarak nitelendirilen bir ülkede bile ırkçı partilerin aldıkları oy oranlarının yükselişi; demokrasilerden umudunu kesmiş amorf kitlelerin otoriter rejimlere meyledişi. Derin eşitsizliklerle bölünmüş bir dünya. Ekolojinin sonsuz kâr hırsı ve sermaye birikimi adına tahribatı.

On Birinci Türkiye Eczacılık Kongresi’nde Kongre’nin Balkan Savaşlarının yüzüncü yılına denk geldiğine işaret etmiştim. O tarihlerde insanlar bu savaşların bütün dünyayı saracak bir savaşın ön hazırlığı, laboratuarı olduğunun farkında değillerdi belki de. Bunu çok değil, iki yıl sonra yaşayarak çok acı bir biçimde tecrübe etmek zorunda kaldılar. Bu Kongremiz de insanlığın gördüğü en büyük savaş ve yıkımlardan biri olan Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yılına denk geliyor. Şimdi bu yaşlı dünyanın artık kaldırmayacağı, insanlığın sonu olabilecek bir başka devasa yıkımı yaşamasını istemiyorsak şapkayı önümüze koyup yeniden düşünmenin zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmektedir. İngiliz akademisyenler RİCHARD WİLKİNSON ve KATE PİCKETT “Su Terazisi: Eşitliğin Artması Toplumları Nasıl Güçlendiriyor” adlı kitaplarında “eşitsizlik yapısal bir şiddettir, eşitsizlik artıkça şiddet de artar” diyorlar. Eşitsizlik ile adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyanın ve doğa üzerindeki tahakkümün geleceğimizi nasıl tehlikeye attığını kavramaya mecburuz. Floransalı köylü bir kez daha çan kulesine çıktı, çanı çalacak. Lütfen kulak verelim bu sese.

Değerli Meslektaşlarım,

Değerli Katılımcılar,

Sağlıklı olma, yerkürede yaşayan her bireyi ilgilendiren son derece önemli, vazgeçilmez, doğuştan sahip olunan bir hak ve toplumun iyi olma halidir. Eğer sağlığı bu şekilde tanımlıyorsak, birey ve toplum sağlığını koruyucu demokratik, eşitlikçi ve sosyal hakların ileri düzeyde geliştirildiği bir sağlık sistemini hedeflemek durumundayız. Bugün Türkiye’de ve Dünya’da mevcut koşullar içerisinde halk sağlığı ciddi bir mücadele konusu haline gelmiştir. Artık yoksullukla, fırsat eşitsizliğiyle, doğa katliamı ile mücadele ve barışın tesisi de sağlık hakkı mücadelesinin bir parçası haline gelmiştir.

Kaliteli sağlık hizmetinden eşit yararlanmanın herkesin hakkı olduğunu kâğıt üstünde kalmaktan kurtaracak adımlar atmak; bunun için eşit, adil, erişilebilir ve parasız bir sağlık hizmet sunumunu gerçekleştirmek devletin en başta gelen görevidir. Hızla artan sağlık harcamalarını kontrol altına almak ve verimliği artırmak adına yurttaşların sağlık hizmetlerine, en azından temel hizmetlere ulaşımından ödün verilmesi, personel ve hizmetlerin dağılımında eşitsizliklerin devam etmesi sağlığın bir hak olmaktan çıkması anlamına gelir. Oysa devlet denilen aygıtın, aslında yurttaşlara hizmet örgütü olduğunu akıllardan çıkarmamak gerekir. Sağlık devletin yurttaşlarına karşı taşıdığı sorumlukların daima en başında yer alır. Bu anlamda sağlık harcamalarını yük olarak görmek yurttaşları yük olarak görmek demektir. Devletin elindeki kaynaklar üzerinde hak sahibi olan asli özne yurttaşlardır. Kamu kaynaklarının özel kesime aktarılmasının ötesinde bizatihi devletin kâr-zarar hesabıyla düşünen ve buna göre tutum alan bir tüccara dönüşmesi sağlık eşitsizliklerini derinleştirmekten, alt toplumsal katmanların ve dezavantajlı toplumsal kesimlerin yaşam kalitesini daha da düşürmekten, toplumsal refahı ortadan kaldırmaktan öteye gidemeyecektir.

Sosyal refah devleti döneminde toplumsal piramidin şişkin kesimi olan orta sınıf bugün büyük ölçüde çökmüş, yoksullar daha da yoksullaşmakla kalmamış, yoksun gale gelmişlerdir. Gelirler ve servetler toplumsal piramidin tepesinde yer alan küçük bir kesimin elinde toplanmıştır. Ülkenin zenginler ve yoksullar şeklinde keskin bir biçimde ikiye bölünüşünün toplumsal istikrarsızlığa ve huzursuzluğa davet çıkardığı akıllardan çıkarılmamalıdır. Orta katmanların çöküşünün en somut göstergelerinden biri; eczacıların gelir düzeylerinin yıllar içerisinde düşmesidir. Bağlamından koparılan sağlıkta tasarruf politikalarıyla orta gelir grubunda yer alan bir sağlık çalışanı olarak eczacılar ekonomik yönden gerileme yaşarken özel sektör lehine uygulamalar bu kesimin payını giderek büyütmüştür. Hem ekonomi yönetiminin hem de sağlık otoritesinin sağlığın kilit taşı eczanelerin güçsüzleşmesinin sağlık sistemini nasıl bir çıkmaza sürükleyeceğini, bunun halk sağlığı açısından ne gibi tehlikeler doğuracağını dikkatle değerlendirmesi ve irdelemesi gerekir.

Sağlık ekonomisti GAVİN MOONEY’in “Ulusların Sağlığı” adlı kitabında çok haklı olarak vurguladığı gibi sağlık alanı açısından iyi olan dayanışma ve toplumsal uyumdur. Sağlıkta bireyciliği ve rekabeti öne çıkaran müşteri hizmetleri temelli politikalar eşitsizliği artırdığı oranda toplumsal uyumu da yok edecektir. Bu noktada artık sağlıklı bir toplumdan bahsedebilmek güç hale gelecektir.

Politika yapıcılar artık şunlara karar vermelidir: Pahalı teknolojik yatırımlara mı öncelik verilecektir yoksa temel sağlık hizmetlerinin etkinleştirilmesi mi sağlanacaktır? İkinci ve üçüncü basamak tedavi temelli hizmetlere mi yatırım yapılacaktır halk sağlığı programlarına ve koruyucu sağlık hizmetlerine mi? Sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitlik mi yoksa sağlık harcamalarının azaltılması mı daha önemlidir? Bu sorulara verilecek cevaplar yarınımızı da şekillendirecek, nasıl bir sağlık ortamında yaşamak istediğimizin de emaresi olacaktır.

Yine MOONEY’in dediği gibi insandan ve toplumdan yana bir sağlık için yeni bir ekonomi-politik perspektif gereklidir. Yeni ekonomi-politik perspektif sağlık hizmetlerinin çıktıları ve sağlık finansmanının ötesinde sağlığı odağına alacak, sağlık hizmeti sistemini ve halk sağlığını toplumsal bağlamı içerisine yerleştirmek zorundadır.

Değerli meslektaşlarım,

Değerli katılımcılar,

Sağlığın bilgi ve iktidar sahiplerince yeniden tanımlandığı, bu tanımlar doğrultusunda sağlık alanının yeniden düzenlendiği bir evrede eczacının ve eczacılık mesleğinin konumu ne olacaktır? Biz eczacılar olarak, dışarıdan dayatılan tanımlar ve belirlemeler karşısında alternatif yolları arayıp bulacak, bilgiyi kendi lehine ve toplum yararına dönüştürerek hayata geçirecek pratikleri nasıl ve hangi zeminde gerçekleştirebileceğimizi düşünmek, tartışmak ve bir yol haritasına dönüştürmek zorundayız. Dünya döndükçe daha çok şeyler öğrenmeye, anlamaya, düşüncelerimizi boyutlandırmaya, çok saçaklı düşünmeye ihtiyacımız var. Türk Eczacıları Birliği “öğrenen örgüt” olarak bu menzile girmiş durumdadır, eczacıları da buraya çağırmaktadır. Örgütsel bilinci ve mesleki dayanışmayı kıble tayin ederek bugün hayal olanların yarın gerçek olacağının bilinciyle hareket ettiğimizde taleplerime ulaşmanın, gelecekte de eczacıyım diyebilmenin önünde hiçbir engel yoktur. Dün Eczacılık yasamızın değişmesi yıllar süren bir rüyaydı, ama işte bugün Yönetmeliğinin de çıkmış olmasıyla canlı bir hakikat olarak karşımızda. Ve bugün üzerine konuştuğumuz meslek hakkımız da yarın gerçek olacaktır. Yeter ki kendi özgücümüzle öz-dönüşümü gerçekleştirebileceğimize inanalım. İşte On ikinci Türkiye Eczacılık Kongresi’ni ve Eczacılık Kongrelerini bunun bir aracı, bir aşaması, bir manivela noktası olarak görüp birlikte dönüşerek, dönüştürerek, bilgiyi yayarak geleceğimizi ellerimize almak istiyoruz

Değerli Meslektaşlarım,

Değerli Katılımcılar,

Geçtiğimiz Kongre’de eczacılık mesleği açısından kaçınılmaz olarak tariflediğimiz multidisipliner yaklaşımı bu Kongremizde de temel ilke olarak benimsemiş durumdayız. On ikinci Türkiye Eczacılık Kongresi’nde farklı disiplinlerden gelen akademisyenler, sağlık alanında karar verici pozisyonda bulunanlar ile ilaç ve eczacılık alanının paydaşları ilaç politikalarından sağlık okuryazarlığına, ilaca ve sağlık bilgisine güvenli erişimden sağlık alanında işgücü ve istihdama, akılcı ilaç kullanımından ilaçta reklama, aile eczacığı modelinden kamu eczacılığına, mesleki değerlerin inşasından sürekli mesleki gelişime kadar pek çok meseleyi masaya yatıracaklar. On altı oturum, biri açılış biri kapanışta olmak üzere iki panel, bir atölye, eczacılık öğrencilerimizin düzenlediği bir münazara, modern şiirimizin burçlarından değerli şair ŞÜKRÜ ERBAŞ’ın, televizyon’da oynadığı diziler, yaptığı programlarla evlerimizin konuğu olmuş değerli oyuncuNİLGÜN BELGÜN’ün, çok sevdiğiniz ses sanatçılarının renklendireceği sosyal programlarıyla dolu dolu bir Kongre ile huzurunuza çıkıyoruz.

Kongremizin açılış seminerini birkaç hafta öncesine kadar Uluslararası Eczacılık Federasyonu Başkanı olan, 2013-2014 Dönem Başkanı sayın Dr. Ecz. MİCHEL BUCHMAN verecek.BUCHMANN, eczacıların sağlık sistemi içerisinde nasıl kilit bir rol oynadıklarını ve eczacılar aracılığıyla sağlığın nasıl daha iyi bir hala getirebileceğini dünya örnekleri üzeriden bize aktaracak.

Eczacının bir kamusal aydın olarak toplumsal olan hiçbir şeye yabancı olamayacağını; eczacı örgütlerinin toplumsal sorumluluk sahibi demokratik meslek örgütlenmeleri olarak toplumsala dair sözü olduğunu her zaman ve her zeminde dile getirdik. Bu bağlamda ilk gün sayınBUCHMANN’ın seminerinin akabinde Dünya ve Türkiye’deki ekonomik, siyasal ve toplumsal gelişmelere, ülkemizin yetiştirdiği değerli sosyal bilimcilerin projektör tutacağı bir panelimiz olacak. Kapanışı ise, ilaç ve eczacılık alanı için nasıl bir gelecek vizyonuna sahip olunduğunu alanın diğer paydaşlarıyla kapsamlı bir biçimde tartışacağımız, bizim nasıl bir ilaç ve eczacılık tasavvuruna sahip olduğumuzu anlatacağımız bir panelle yapacağız.

Geçtiğimiz Nisan ayında çok başarılı geçen ve birçok övgüye mazhar olan, kitabını sizlere sunmak için yoğun çaba gösterdiğimiz bir Gençlik Kongresi organize etmiş Türk Eczacıları Birliği Gençlik Komisyonumuz, “Bir Şansım Daha Olsa…” başlığı altında eczacılık mesleğini tartışacakları, keyifli olacağına inandığım bir münazara gerçekleştirecekler. Geleceğimizi emanet ettiğimiz, umudumuz, yarının ışıklarını bize taşıyacak gençlerimizin örgütsel faaliyetlerde giderek daha aktif bir rol alması bizler için ayrı bir kıvanç kaynağı.

Bilginin yayılması, dönüşmesi, yeniden inşa edilmesi ve başta sağlık alanı olmak üzerine mesleğimize bir kazanım olarak geri dönmesi sürecinde sürekli meslekî gelişimin ana odak olduğunu zihinlerimize kazımamız gerekiyor. Sağlığın iyileştirilmesinde eczacının rolünün başat olması gerektiği iddiasındaysak beşeri sermayemizi güçlendirmemiz elzem. Bunun yolu ise kaçınılmaz biçimde yaşam boyu öğrenme ve sürekli mesleki gelişim içerisinde olmaktan, yetişkin eğitimi programlarına dâhil olmaktan, eczacı örgütlerinin meslek içi eğitimlerine ve bizatihi bu Kongre gibi etkinliklerine katılmaktan geçiyor. Bu bağlamda yurt dışından gelen çok değerli konuklarımız bizler eczacılıkta sürekli mesleki gelişim üzerine bir sunum yapacaklar.

Değerli meslektaşlarım,

Değerli katılımcılar,

Biz eczacılığı, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan, her şeyden önce, insan ve toplum sağlığını merkeze alan, sermayesi sadece kendisine ve çalışanlarının emeğine dayanan, hastalarla arasında organik bağı olan bir meslek olarak tanımlıyoruz. Ama biraz önce açıklamaya çalıştığım gibi kapitalizmin neo-liberal safhasında meslekler yeniden şekillendirilirken eczacılığın bu özgün yapısı da değiştirilmeye çalışılıyor. Kimi ülkelerde bu yolda maalesef önemli adımlar kat’edildi. Bu ülkelerde uluslararası büyük finans kapitalin kurduğu zincir eczaneler yaygınlaşır hatta egemen hale gelirken eczacılar bir proleterleşme dalgası ile karşı karşıya kaldılar. Söz konusu süreçte ilaç da sosyal bir ürün olmaktan çıkıp reklamı yapılabilen herhangi bir meta, basit bir ticari ürüne dönüşmeye başladı. Söz konusu dönüşümün olumsuz sonuçlarını bu ülkelerde yaşanan deneyimlerden öğrenebiliyoruz. Bu modele direnen ülkeler de var, Türkiye de bu ülkelerden biri. Şimdi farklı stratejiler geliştirerek, farklı dağıtım kanalları ve eczacı grupları oluşturarak, bir bakıma arkadan dolanarak bu modelin önünü açmak isteyen girişimlerle karşı karşıyayız. Bu kongremizde eczacılarımızın geleceklerini ipotek altına alacak, eczacı emeğinin vasıfsızlaşmasına, özgün sermayeli eczanelerin tekelleşmiş zincirler karşısında teker teker kapanmasına neden olabilecek bu olguya dikkatleri çekmek istiyor, bir kez daha eczacı dayanışmasının kristalize olmuş şekli olan kooperatiflerimize sahip çıkmamız gerektiğinin altını çiziyoruz.

Değerli meslektaşlarım,

Değerli katılımcılar,

Yeni bir tarih şafağında biz eczacılar bütün olumsuzluklara rağmen yılmadan, usanmadan, durmadan inatçı bir köstebek gibi toprağı kazmalı, yarınlarımızı kazanmalıyız. Sağlığın birer neferi, yarınları sadece kendimiz için değil halkımız ve tüm insanlık için de kazanmak zorundayız. On ikinci Eczacılık Kongresi ve kongrelerimiz bunun bilgisini inşa ettiğimiz yerler olması bakımından büyük önem arz ediyor. O nedenle Kongremize katılan, katkı sunan herkese ve her kuruma, en başta da söyleyecek sözü, eyleyecek gücü olduğuna sonsuz bir inanç beslediğim siz değerli eczacılarımıza yürekten teşekkür ediyor, bir kez daha sevgi ve saygılarımı sunuyorum. “

Açış konuşmasının ardından, Uluslararası Eczacılık Federasyonu (FIP) 2013-2014 Dönem Başkanı Dr. Michel Buchman, CHP Samsun Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Haluk Koç, AKP İstanbul Milletvekili Ecz. Mehmet Domaç, MHP Eskişehir Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Dr. Ruhsar Demirel, SGK Başkanı Yadigar Gökalp İlhan, TİTCK Başkan Yardımcısı Dr. Hakkı Gürsöz birer konuşma yaptılar.

Dünya Eczacılık Günü'nü kutlayarak, dünya genelinde bu yılın temasının ''Eczacıya erişim, sağlığa erişim'' olduğunu ifade etti. Buchman, eczacılık mesleğinin önemini vurgulayarak, eczacıların en kolay erişilebilen, daha çok güvenilen sağlık mensupları olduğunu söyledi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç da sağlığa erişimin doğuştan insan hakkı olduğunu anımsattı. Sağlıktaki dönüşüme değinen Koç, şu değerlendirmelerde bulundu:

''Sağlıkta dönüşüm sizin icat ettiğiniz bir dönüşüm programı değil. Bu dünyanın bugünkü yapısının Türkiye'ye dayattığı sağlık hakkının özelleştirilmesine ve vatandaşın elinden alınmasına dönük, adım adım önce promosyonla başlayan, 'İstediğin hastaneye gideceksin, istediğin hekime tedavi olacaksın, istediğin eczaneden ilacını alacaksın' reklamı altında, gün geçtikçe bu hizmetin tarif edildiği şekilde almak için insanların cebinden değişik kademelerde, aşamalarda katkı sunarak, gittikçe de bu katkı payının artık can yakıcı boyutlara ulaştığı bir düzene gelmiş bulunuyoruz. Yani vahşi bir düzenin sağlık alanında yerleştirilmesi.'' Koç, sadece eczanelerde, "ilaç fiyat farkı", "muayene ücreti", "reçete ücreti", "reçete kalem ücreti katılım payı","randevu ücreti" gibi çok sayıda ücret alındığını, hastanelerde de çok değişik katkı payları olduğunu kaydetti. İlaçta fiyat taban uygulamasına da değinen Koç, ''Vatandaş kendisine yazılan ilacı alacakken, belirlenmiş olan taban fiyatın üzerindeyse, bunun da üstüne cebinden çok daha fazla katkı ödeyecek. Bu da yıllık yaklaşık 400 milyon lira olarak hesaplanıyor ama vatandaşın cebinden çıkacak. SGK için artıya yazabilirsiniz ama vatandaşın cebinden çıkacak artı 400 milyon liradan bahsediliyor'' dedi.

 

MHP Genel Başkan Yardımcısı Ruhsar Demirel de eczanelerde kozmetik ürünleri satışlarının arttığına dikkati çekerek, insanların eskiden eczanelere mutlu geldiğini, ilaçlarını aldığını, eczacıların önerilerini dinlediğini ve mutlu gittiğini ancak şimdi gelenlerin muayene ve katkı ücretlerini hesaplayarak eczanelerden mutsuz ayrıldığını söyledi. Demirel, ''Kozmetik herhalde manevi hayatımızın rahatlaması için eczanelerin bulduğu bir çözüm'' dedi.

 

AKP İstanbul Milletvekili Ecz. Mehmet Domaç, ilaç fiyatlarının düşmesinin bu hükümetin başarısı olduğunu vurgulayarak, eczacıların bu konuda yaşadığı sıkıntıları bildiklerini ve bununla ilgili çalışmalar yaptıklarını belirtti. Domaç, Kongrenin Dünya Eczacılık Gününe gelmesinin de anlamlı olduğunu vurguladı.

SGK Başkanı Yadigar Gökalp İlhan, ''İlaca erişebilirliğin yaygınlaştırılması en temel hedeflerimiz arasındadır. Vatandaşlarımızın ilaca erişimlerinde, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da sıkıntı yaşamamaları önceliklerimizden birisidir" dedi. İlhan, Türk Eczacıları Birliği (TEB) tarafından ATO Congressium'da düzenlenen ''12.Türkiye Eczacılık Kongresi''nde yaptığı konuşmada, 2003 yılından itibaren "Sağlıkta Dönüşüm Projesi" çerçevesinde sağlık alanında önemli reformlar yapıldığını ve politika değişikliklerine gidildiğini belirtti. Bu politika değişikliklerinden birinin de 2008 yılında Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle gerçekleştirildiğini ifade eden İlhan, bu doğrultuda sağlık alanında önemli mesafelerin kat edildiğini söyledi. Genel sağlık sigortası uygulaması ve istenilen hastaneye başvuru imkanı getirilmesiyle 2013 yılında hastaneye müracaat sayısının yüzde 95 artarak, 421 milyon olarak gerçekleştiğini bildiren İlhan, SGK tarafından aynı yıl yapılan kişi başı sağlık harcamasının da yüzde 61 artışla 690 liraya ulaştığını kaydetti. İlhan, 2013 yılında ayrıca ilaç için yapılan harcamaların tutarının da yüzde 46 artışla 15 milyar 673 milyon lira olduğunu ifade etti.

Türkiye İlaç ve Tıbbı Cihaz Kurumu Başkan Yardımcısı Hakkı Gürsöz ise yurt dışındaki ilaçların hastalara serbest eczaneler üzerinden ulaştırılacak olmasını memnuniyetle karşıladıklarını belirterek, ''Hastalarımız açısından, onların ilaca kolay erişimi açısından önemli. Şayet bu aşamada bir de elektronik reçeteyi bu alanı da kapsayacak şekilde genişletebilirsek, hasta konforu açısından, erişim açısından çok daha olumlu bir adım olacaktır. Bu yönde de hazırlıklarımız devam ediyor'' ifadelerini kullandı.

Açılışın ikinci bölümünde Uluslararası Eczacılık Federasyonu (FIP) Başkanı Dr. Michel Buchman açılış semineri verirken, eczacıların sorularını Uluslararası Eczacılık Federasyonu Genel Sekreteri Luc Bescançon ile birlikte yanıtladılar.

Açılış konuşmalarının ardından, Moderatörlüğünü Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Gökhan Atılgan’ın yaptığı “Dünyada ve Türkiye’de Güncel Gelişmeler: Siyaset, İktisat, Toplum” başlıklı bir panel gerçekleştirildi.

 

Kongenin ilk günü, akşam düzenlenen Türk Eczacıları Birliği Basın Ödülleri Töreni ve Kokteyl ile sona erdi.